Günaydın sevgili okuyucularım nasılsınız bu sabah? “Tammura” adını duyduğumda önce bir durdum, bir düşündüm. Sonra fısıldadım kendime “tammura” sonra heceledim tam-mu-ra… Gözlerim parladı aniden o kadar ki etrafı aydınlattı. Herkes garip garip baktı, dudak büktü, “ne parlak göz bu ne parlak yüz ve geniş gülümseme?” Sanki alışık değiller aydınlığa “Tammura” dedim “Tammura da ne ya” dediler. Heyecanla “kumbara” dedim hani pişmiş topraktan şöyle tombul göbekli göbeğin yan tarafında ince bir çizgi halinde açıklığı olan, oradan içine para atardık. Anımsamadınız mı? “E” dediler ne var bunda bu kadar heyecanlanacak? Evet ne var? Nasıl yanıt vermem gerekiyor bu soruya bilemedim. Duygularımı aklıma emanet ederek “Recep Yıldırım”ın öykü kitabının adı dedim. “Edebiyat öğretmeni Recep bey mi?” Evet çocukluğun Zeybek sokağını anlatmış! İyi güzelde sen neden böyle ışıldıyorsun dediler? Of.. pof.. Surat assam daha az yadırganırdım yeminle. “Hiç ya dedim” “tammura” adı benim için çok güzel çok özel şeyleri çağrıştırıyor da.
O kumbarayı yüreğiniz olarak düşün ve oraya doldurun ömrünüzün en güzel “an”larını ve günü gelince onu kırın ve savurun en küçüğünden en büyüğüne bütün anları anıları bozuk paralar ve kağıt parala gibi. Recep hoca bunu yapmış sanıyorum, dedim. Yoksa bu adı koymazdı. “Bu adı koyduğuna göre sıcak, gevrek ve demlenmiş hikâyeler çıkmıştır ortaya” dedim. O gece uyurken bile aklıma geldiğinde gülümsedim. Aslında duygularımı anlatmak için sözcükler çok ama çok yetersiz kaldı. “Tammura” Arapça Aramice bir isim. Recep bey kitabın adını Tammura koymuşsa bu çok özel bir şey. Yoksa gömüde diyebilirdi ya da kumbarada diyebilirdi. Neden Tammura? Tammura sözcük olarak sıcak anımsattığı şeylerden dolayı da şefkatli ve alçak gönüllü aynı zamanda saf. Allah’ım ya yine olmadı ne yapalım duygularım bende kalsın. Ama bu kitabı hemen okumam lazım aynı mahallenin çocuklarıyız bakalım ortak neler yaşamışız?
Recep hocaya ilk sorum neden tammura? Neden tammura? Demez mi kitabın içindeki öykülerden birinin adı. Eh yani ancak bu kadar kanatlarım kırılabilirdi. Yere çakıldım. Korkarım bende yarattığı duygular sizde oluşmamış dedim. Ama zaten bendeniz biraz aptalım. Ebru sanatını ilk öğrendiğim günlerde. Ebrularım bana olağan üstü güzel geliyordu bakınca tabloların içinde eriyordum. Ve herkese soruyordum nasıl buluyorsunuz şahane değil mi? İnsanlar güzel diyordu çok güzel diyordu ama benim gibi erimiyorlardı oysa erimeleri gerekirdi bence! Sonunda çerçeveci “abla” dedi. Can havliyle “ben senin gibi bakamıyorum ki” Kendime geldim, çocuğu artık nasıl bir baskı altına almışsam! Tabi dedim haklısın. Ve kendimi o anda acayip yalnız algıladım. Ki ebru anlaşılması zor bir sanat dalı bunu da biliyordum. İşte dedim ya azıcık aptalım diye. Şimdi Tammura adı bende aynı duyguları çağrıştırdı ve istiyorum ki herkes benim gibi duygulansın!
Özellikle yazarı? Ve yine kendimi aniden sokağa atılmış kedi gibi yalnız ve üşümüş algıladım. Ama hemen toparlandım ne de olsa yazarın duyguları önemli değil önemli olan bende yarattığı depremler dedim yüksek sesle.
Ve başladık sohbette Ayna Kültür ve Sanat Derneğinin soğuk kış bahçesinde. Recep hoca yoğun çalışan bir edebiyatçı, okuldaki görevin dışında dergilere yazı hazırlıyor, şiir yazıyor, özellikle şiir öyküden önce ilgilendiği dalmış, kitap olacak kadar biriktirmiş yakında belki onları da elimize alacağız. Ayrıca iki çocuk babası… Belki en önemli işi bu…
Zaten dedi öykülerimde şiire yaslanıyor. Şiirden söz ederken ama ben öyküleri okuduğumda gördüm ki öyküler şiire yaslanmamış zaten şiirmiş. Yazar Recep bey inziva ya çekilmeden ama törensel bir şekilde yazarmış yazılarını, önce not tutar sonra notları birleştirir el yazısı ile tabi sonra bilgisayara geçirir ve artık başlar yoğurmaya, bazen hamuru değiştirir yeniden yoğurur bazen kurabiye hamuru gibi ince eler sık dokurmuş. Bazen de dört kez bile yoğurması gerekebiliyormuş bir öykü için. Bunları duyunca da kendimi çok tembel hissettim. Az uyurum diyor. Nasıl zaman buluyorsunuz diye sorduğumda.
Evet sevgili okuyucularım gerçekten uykumuzdan çalıyoruz öykülere verdiğimiz hayatı. Öykülerin ve özelikle “Tammura” öyküsü üzerine konuşuyoruz. Çok değişik ve güzel bir öykü… Balık ağına takılan denizden çıkan bir şarap testisinin gün yüzüne çıkması ile başlar ki babası onu görünce “Tammura olmasın sakın bu” demiş. Hazine gömüsü anlamında… Çokta yadırganacak bir şey değil yani, hatta heyecan verici! Ancak testi Allah bilir hangi korsanın gemisinden düşmüş ki şarap testisi imiş ve çocuklar altın buluruz diye ağzını açmaya çalışırken oh kafayı bulacak neşelenip düşlere dalacak, malzemeye varmışlar bile. Dünyayı unutup yaban mersini çalısını daldırıp-daldırıp yalayarak ilk içkilerini içmiş ve kafayı bulmuş olmuşlar. Ama ben deniz yine düşünüyorum. Allah’tan şarapmış yüz yıllık testinin içindeki ya başka bir şey olsaydı, yani baldıran zehri falan ve çocuklar zarar görseydi?
Önce 18 öykü göndermiş yayım evine. Onlar okumuş ve değerlendirmiş sonrada “Şu Tammura’yı biraz salla bakalım köşede bucakta daha neler gizli ortaya dökülsün” demişler. Çok hoşuma gidiyor bu söylem evet ya diyorum ufak tefek paralar on kuruşlar falan bir köşede sıkışıp kalmış olabilir ki kalmış onları çıkarıp toplayınca öyküleri kırkı bulmuş.
Annesi de söylermiş işten artırdığı birkaç kuruşu pişmiş topraktan kumbarada biriktiğinde. Bohçacı kadına vermek için “hadi kıralım şunu da bakalım ne birikmiş?” Kültürümüzde bohçacı kadınların yeri yadsınmaz doğrusu. Çok şükür ki benim tammuralarım onlar için kırılmadı hiç onda birikenler bana kitap olarak döndü her zaman. Kardeşiminki ise. O hiç biriktiremezdi ki hemen harcardı elindekini. Kumbarası hep boş kalırdı. Sonra benimkine tebelleş olurdu saç tokası, oyuncak için falan.
Neyse ya ne güzel günlerdi. Artık neşeli bir şey yazamam diyordum kendime ama bu yazıyı yazarken ve bu tammura beni o kadar neşelendiriyor ki gülümseyerek hatta bazen kahkaha atarak gülüyorum, Allah’tan kimse yok yanımda kafayı yedi zavallı derlerdi valla.
Sırf bu yüzden bile Recep Hocaya teşekkür ediyorum. Bu karanlık günlerde ışık gibi aydınlattığı için içimizi. Zaten kendisi de aydınlık ve aydın bir insan. Olumlu yönden bakıyor hayata. Neşeli ve espritüel.
Valla daha ne diyim bütün konuştuklarımızı yazarsak sayfalar dolacak. Ancak bendeniz Recep hocaya gıpta ettim övündüm de. Çok güzel teşvikler çok güzel tepkiler almış teşvik etmiş onu yayım evi, arkadaşları, dostları ve çok iyi etmişler. Ortaya çok güzel şiir gibi öyküler çıkmış. Zeybek sokakta oturanlar kuşkusuz kendilerinden çok şey bulmuşlardır. Ben deniz zeybek sokak ta oturmadım hiç ve ne yazık ki bir çok öykünün ortağı değilim. Bazı yer ve mekanların dışında.
Bunu da söyledim keşke benimde böyle bir tammuram olsaydı. Benim Tammuramdan gayri meşru bir çocuk çıktı. Ama umudum var. Çok güzel meşru çocuklarım da olacak ilerde.
Ve şunu ilave temek zorundayım sevgili Recep hoca Zeybek sokakta oturan ve bu öykülerin ortağı olan bazı okuyucularım sizin kitabınızı okumuşlar ve devamı gelir mi diye soruyorlar çünkü daha anlatılacak çok şeyler varmış.
Ve sevgili okuyucularım yöremizin sevgili yazarlarının sayısı gittikçe artıyor. Onur duyuyoruz. Bunlardan biri de Müslüm Kabadayı. O da çok değerli bir yazar ve eğitmen. Onun öykü kitabı da yeni çıktı “Közlü Yürekler.” Her iki öykü kitabını da şiddetle, hararetle tavsiye ediyorum. Hepsini okudum ve gerçekten çok beğendim, gerçekten o sokakta yaşamadığım halde kendimi orda algıladım. Sizde alın okuyun ve sizde derin bir soluk alın geçmişten.
Ve sevgili okuyucularım şimdilik sağlık ve sevgiyle kalalım hep birlikte ayrımsız gayrımsız. Yase
Günün Şiiri
Lirik Tezler
I/ Ç o ğ u K e z K a y b e t m e k
Büyük konuşmamalı insan birgün yenilebilir
ıssız bir patikanın dar bükümünde
neler bekler insanı kimler karşılar
belki güneş yağmuru belki çığ
Mızıkmasın kimse; kağıtlar eşit dağıtılıyor
zardır bu; herkese altı yüzü var
tek yumurta ikizidir her olasılık
çoğu kez kaybetmek iyidir kazanmaktan
Ne diye taşımalı gurur denen urbayı
masada bırakmalı yük sayılan ne varsa
eşeğini sırtlamış Nasıralı’dan
herkesin alacağı bir ders olmalı
II/ S e n d e n B i r A d ı m S o n r a A n c a k
Diyorum ve seni izliyorum hiç erinmeden
dokunduğun her çalıya bir tutam yapağı bırakarak
soyunup serildiğin kumsala ulaşıyorum
senden bir adım sonra ancak
Kâşif dediğin sevdiğinin acemisidir
daha önce yürümediği yoldur aşk
daha önce görmediği düştür gövdesi
höyük altında gömülü şehir
Ki her kalbin mimarı kendisidir
örneksiz çizer sevda projesini
aksak bir kalemle ilerler sayfalarda
yaşamaktır gönyesi iletkisi
Aynı dili konuşabilseydi adaş dağlar
Büyük Ağrı’da da işe yarardı
Küçük Ağrı’ya çıkma deneyi
Şirin sarptır Leyla engin. Aslı dik
Bundandır Kerem’in Ferhad’a benzemediği
III/ B u l a n ı k A ş k, Y a r ı m T ü m c e…
Bu benim esrik yazım durmadan yalpalıyor
derinliği bulandıran kıpkızıl mürekkebim
çağırır gibi sessiz bir gülümseyişle
bir şeyler mırıldanıyor anlamıyorum
Sanki gelme diyor, sanki gel diyor
varınca kapısından kovuyor beni
umudunu kesme diyor falıma bakan teyze
başka türlü düşünüyor kalbin telvesi
Bulanık aşk, yarım tümce, böyle de iyi
keskin ışıklara sırtını dönmüş ayna
geri çeviriyor saygıyla sunulan giysileri
yapyalnız, çırçıplak bir belirsizlik
Bir şeyler görünüyor yine de çift taraflı aynada
bir yüzünde ergimiş ruhun ötekine aktığı
ne demektir bu, hayra yoramıyorum
bir yüzünde ellerimi bıraktığını
IV/ K a v u ş m a k G i b i A y r ı l m a k d a…
Kıyıya set çeken kayaların üstünde
yırtıcı bir hayvanın kanlı ayak izleri
vurmuş da biri; biri yarasına sarmış da gibi
takılıp kalmış acılı bakışları geriye
Ve hançer ürpertisi ipeğin yüreğinde
bir zamanlar dağlandığımı anımsatıyor bana
geriniyor kendini içimde unutmuş pençe
hayli karışık rüya sona eriyor
Gerçi bir an olsun aklımdan geçirmedim
neye varır diye bu işin sonu
yenildiğim için pişman değilim
yerlerde sürüklediğim için gururumu
Biraz üzgün biraz kırgınım ama
kavuşmak gibi ayrılmak da senin eserin
sormasın mı, yakınmaya da mı hakkı olmasın
korkusunu saklayan kör cesaretin
Aşkım… aşkım… niçin beni bıraktın.
Adnan SATICI