Bana Eğitim Felsefeni Söyle…

1
134

“Bana eğitim felsefeni söyle” derken, felsefi teorilerle birlikte bu teorilerin pratiğini de kastettiğimi daha baştan söylemeliyim.. Maksadım ise, “bana arkadaşını söyle..” atasözüne atıfla, eğitim yolunda / sürecindeki bireylerin ne olduğunun veya olacağının, onların eğitim felsefesiyle anlaşılabileceğini bir tez şeklinde sunabilmektir..

K. Jaspers, “Felsefenin özü sorgulamaktır. Felsefede sorular yanıtlardan daha önemlidir ve her yanıt yeni bir soru olur çıkar” der ve ekler: “Felsefe yapmak yolda olmaktır!” “Yağmurun yağması yere soru, toprağın yeşermesi göğe cevaptır!” der C. Rumi de..S. Tanilli Hoca, “Yaratıcı Aklın Sentezi” adlı kitabının önsözünde; “Felsefe, özgür aklın sorgulamasına dayanır” der ve sorar: “Dünyamız adaletsizliklerle dolu; peki insanların insanca yaşayacakları gerçekten adil ve barışçı bir dünya yaratamaz mıyız?”

 Adil ve barışçı bir dünyanın yaratılması, felsefi bir sorundu elbette..  Peki, bu sorun, insani etkinlikler içerisinde “bir insanlaşma süreci” olan eğitimin de sorunu değil miydi? Prof. Dr. C. Yıldırım, “Bilimin Öncüleri” adlı kitabında, “Hangi düzeyde ya da alanda olursa olsun, kişi için açıklama gerektiren her durum bir sorundur. Çözüm arayışı günlük kişisel sorunları aştığı, doğada olup bitenleri anlamaya yönelik düzenli ve eleştirel bir nitelik kazandığı ölçüde bilime dönüşür” diyordu.. “Tüm bilim, günlük düşünmenin işlenmiş bir uzantısıdır” diyordu Einstein da.. Felsefe de zaten, yaşamın bizatihi içinden yapılmaktaydı.. Felsefi teoriler yaşamın tarihsel, toplumsal, ekonomik, politik, hukuksal pratiğinden çıkmakta ve tekrar pratiğe dönmekteydi.. Dolayısıyla pratik, teorilerin bilimsel olup olmadığını da açığa çıkartmaktaydı.. Bu bağlamda felsefe söz cambazlığı değil, bilimsel bir etkinlikti..

Aristo, “Felsefe bilimlerin döl yatağıdır!” diyordu.. Bu halde eğitim bilimi de tüm bilimler gibi felsefe rahminden doğmuştu.. Eğitim bilimi felsefeden doğmuştu, tamam.. Peki ya felsefe? Felsefe, dağın taşından toprağın yüzüne, denizin tuzundan yağmurun izine, aydınlığın güneşinden karanlığın yıldızlarına, börtü böceğin yaşamından hayatın anlamına; doğayı tanıma, bilme, öğrenme merakı ile dolu düşünebilen, sorgulayabilen, eleştirebilen insanın aklından doğmuştu.. Somut gerçeklikten soyutladığı doğayı, bir muhakeme atölyesi olan beyninde zihinsel gerçekliğe dönüştürerek üretmişti insanoğlu / kızı tarihsel süreçte bilgiyi, tekniği.. O bilgiyle, teknikle değiştirerek dönüştürmüştü içinde bulunduğu doğayı kendi tabiatına uygun insani doğaya..

Zihin, akıl, zeka, şuur, idrak gibi farklı adlarla tanımlansa da, her çocuk, insani varoluşumuzu duyumsatan insani yetilerle geliyordu dünyaya.. Sonrası ise eğitimdi.. “İnsanı, insanlara, insanlarla anlatma sanatının adı” olarak tanımlanıyordu tiyatro.. Bu tanıma atıfla, “insanı, insanlığa, insanca yetiştirme sanatının tadı” olarak niteleyebiliriz eğitimi de.. Artı, eğitimin, doğum öncesinden sonrasına insanlaşma sürecimizi içeren, kapsayan kültürel bir olgu; kültürün de, insanlığın emekle ürettiği maddi manevi değerler toplamı olduğunu ekleyebiliriz cümlelerimize.. Bu bağlamda eğitimin, dağın taşından toprağın yüzüne, denizin tuzundan yağmurun izine, aydınlığın güneşinden karanlığın yıldızlarına, börtü böceğin yaşamından hayatın anlamına; doğayı tanıma, bilme, öğrenme merak, heves, heyecanı ile dolu düşünebilen, sorgulayabilen, eleştirebilen, muhakeme edebilen insanın aklından doğan felsefeyle özdeş olduğu tezini ileri sürebiliriz diye düşünüyorum ben.. Mesela? Mesela, toplumcu hümanist bir felsefeyle özdeş Köy Enstitüleri..

Her çocuk, yetilerin sahibi olarak doğuyordu, kabul.. Kabul de, peki yetenek ve beceri yeterliklerine ulaşabiliyor muydu? Çocuklarımız, insani kalıtımla gelen özlerindeki yetilerini eğitimsel kazanımla açığa çıkartıp yeteneğe dönüştürebilecekleri toplumsal, ekonomik, politik, bireysel fırsat ve imkanlardan yoksun mekanlarda olabiliyor, kalabiliyor yahut bırakılabiliyordu.. Dolayısıyla her çocuk yetenek ve beceri yeterliklerine ulaşamayabiliyordu.. Ki, eğitim hakkı adına eşitlik ve adalet taleplerimiz de zaten tam da buradan kaynaklanıyordu..

Son tahlilde başlıktaki soruyu bana sorsalar, ben, eğitimin; insan hüviyetiyle doğan her bireyin şahsiyet kazanımlı insan olma / kalma hak ve süreci olduğu kabulünden hareketle, önce egemen sınıflara boyun eğme / eğdirme pratikli teorileri reddettiğimi söylerdim.. Devamında, Hak adamı Hz. Ömer’in, her zaman ve mekânda eşitliğin adaletini zihinlerimize resimleyen; “Ben hakkı adamına göre tanımam, önce hakkı tanırım sonra adamını da tanırım” sözüne, Fazıl şairimizin, “Tohum saç, yeşermezse toprak utansın!” dizesini eklerdim..

Selam ve saygılar… ozdemirgurcan23@gmail.com

1 YORUM

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here